Phoenix ! ~ Harry Potter Rpg
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.



 
AnasayfaEski ParşömenLatest imagesKayıt OlGiriş yap

 

 Tom Anderson~

Aşağa gitmek 
2 posters
YazarMesaj
Tom Anderson




Mesaj Sayısı : 2
Kayıt tarihi : 06/05/10

Tom Anderson~ Empty
MesajKonu: Tom Anderson~   Tom Anderson~ Icon_minitimePaz Mayıs 09, 2010 9:37 pm

Not: Bir imitation rpg sitesinde yazmıştım...

~Şeytan mı Melek mi~


Bilinmedik bir anda, karşısına çıkan gerçeğin şokunu henüz atamamıştı üzerinden, belliydi. Fakat bilinmesi gereken bir şeyler vardı demek ki, yoksa neden bu kadar süredir saklanan bir sır, onun yüzüne vurulsun ki? Tüm gerçekleri öğrenmesi mi isteniyordu yoksa, bilinmesi gereken şeyleri su yüzüne çıkarması... Peki kim, hangi güç istiyordu bunu ondan? Kim birdenbire kesiştiriyordu bu garip kızla yollarını? Sorularının cevaplarını bu uğuşuklukla öğrenemyecekti belli ki, ama yine de denemeye değerdi.. Verilen hiçbir şansı geri tepmezdi çünki, mutlaka bir şekilde kullanmasını iyi bilirdi... Belki de bugün, yine o günlerden biriydi. Belki de Tanrı onun sıkıldığını görmüş, etrafındaki yalakalar olmadan da ona oyalanması için bir uğraş vermiş olabilirdi... Neyse, olan birşeye olma diyemezdin sonuçta, geçmişe geri dönüp... Sadece anı bilmeliydin o yüzden, anı yaşamalı ve sevmeliydin. Ne olursa olsun kıymetini bilmeliydin her salisenin, tadına vara vara geçirmeliydin zamanını. Ve o da öyle yapacaktı şimdi, geçmişi düşünmeyip şimdiye odaklanacaktı. Hem o zaman olabilecek her türlü şeye karşı çok daha sağlam, pratik ve mantıklı davranabiliyordu..

"Ben...Medusa Le Jeune'nin evlatlık kızı...Beatrice Le Jeune.."

Söylediklerine bir anlam yüklemeden evvel homurdandı kendi kendine... Zira yarım saat konuşması için gözlerinin içine baktığı kız, hayallere dalarken dile geliveriyor ve vücudundan aşağı bir titreme inmesine neden oluyordu. Fakat ne demişti o az önce? Medusa'nın evlatlık kzıydı o! Peki ama, Medusa ne demeye onlara söylemeden birini saklayabilirdi bu evde? Hah! Açığını yakalamıştı işte! Acaba planı neydi o lanetlik cadının? Ah, bunları düşünürken bile fazla yormuştu beynini belli ki... Hoş, ne zaman tek başına oturup da düşünmesine izin verilmişti ki? Onun yerine bu işi yapabilecek yalaka çok vardı nasılsa etrafında. Ama aslında Darius'a kötülük ettiklerinin farkında değillerdi, onu o tüm canlılardan ayıran en önemli özelliğini kurutup, yok ettiklerini... Ve şu boğazındaki sancı... Muhtemelen oraya buraya bağırıp çağırmasından ve az evvelki gibi konağı en alt kattan bile ayağa kaldıracak şekilde yüksek sesle şarkı söylemesinden kaynaklanıyordu bu keskin acı. Geçmesini ümit ederek öksürürken, daha soğrusu sonralarında öksürük krizine girerken asıl sorunu kavrayabilmişti. Tabii ya! Bu kız bir Dealota mıydı? Bundan emin olamıyordu, zira o lanet olası cehennemlik cadının her zaman bir planı vardır diye düşünüyordu. Aslında şöyle bir teorik oluarak bakınca, iyiler daha saftı hayata karşı... Kötüler işi en ince ayrıntısına kadar hesaplıyorlardı başarılı olabilmek için, ki bunlar genelde hırslı insanlardı.. Hırsı olmayan bir insanın bu dünyada işi yoktu artık, devir yarışma devriydi.. Herkes birbirini yıkıp en üste çıkmaya çabalıyordu. Halbu ki bilmiyorlardı en üstün her daim dolu olduğunu ve asla boşalmayacağını... İşte insanoğlu böyleydi, hayal kırıklıklarına kadar, bir şeyi inadına yapmak üzere doğmuşlardı sanki... Nasihat ile değil, tecrübe ile görmek istiyorlardı hayatın acı tarafını hep..Ayırt edemiyorlardı belli bir yanlışlık seviyesine kadar iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini.. Bazen de seviyesiz insanlar ilgi görmek için yapıyordu bunu, bu yolla boş beyinlerini dolduran, onlar için en kolay olay olan cinsellik yönlerini kullanıyor, seviyesizliğe son noktayı koyuyorlardı. Hoş, bunlar Darius'un umurumda bile değillerdi, zira o hayatı ve gerçeklerini görmüş birisiydi... Ve soyut bir güç onu uyarıyor, koruyor muydu ne? Zira nasıl karşılaşabilirdi bundan başka bir yolla Medusa'nın üvey kızı ile? Peki kimdi ona yardım eden? Karşılığında ne istiyordu ondan? Biraz daha sabır gösterisi mi yoksa? Ah, ağzından cımbızla laf alırken inanın sabrının sınırlarını zorluyordu kıza karşı... Onu şöyle bir tutup gözlerinin içine bakarak hemne o anda neler olduğunu anlatması için nelerini vermezdi... Oysa karekterini bastıran mantıklı tarafı, ona tanımadığı bir kızın yanında fazla durmaması gerektiğini fısıldıyor, yüreği ise tüm içgüdülerini şaha kaldırıp oradan derhal uzaklaşması gerektiğini belirtiyordu... Ama yapamıyordu işte, kendi benliğine ters düşüyordu...Bu yüzden olduğu yerde mıhlanıp kalmıştı, kızın ağzından dökülecek tek bir sözcüğe bakıyordu...

"Bana zarar vermeye gelmedin...Değil mi?"

Ünü en bilinmeyenlere kadar yayılmıştı demek, en gizemlilere... Lâkin o kadar kötü değildi, hele tanımadığı kişilere... Cevap vermek için ilk önce veda etti beyninden kalbine akan, kendi düşünceleri dışındaki içgüdüye... Sahi, kimdi o sesin sahibi? Gerçi bir ses olarak değil, düşünce olarak doluyordu bedenine. Düşünürse, ses yine onun sesi olacaktı, zorlarsa fikirlerin bile kendisinden geldiğine inandırabilirdi kendisini. Ama öyle değildi işte, başka birinindi o görüşler... Kimindi gerçekten? Odaya bir göz gezdirdi aniden, ve ürperti geçti bedeninden.. Kimse yoktu görünürde, demek ki nitel bir şey değildi bu... Kendini birden korku dolu müzikallerde, kapı aralarından çıkıp şarkı söyleyerek üstüne yürünen sahnenin en ortasındaki kurban gibi hissedivermişti.. Ama illa ki kötüye yormak zorunda değildi, ya iyi bir şey ise? Mesela Tanrı gibi.. Gerçi Tanrı'nın işine akıl sır erdiremiyorum bazen... Kulunun en dardaki zamanında sözde kader, hayat ve şans üçlüsünü yolluyordu, fakat bunların hepsi birer palavraydı... Aslında Tanrı demek pek doğru olmazdı, sonuçta hangi Tanrı'dan bahsediyordu ki? Bu dünya şu zamana kadar üç Tanrı çeşidi görmüştü.. Bir, asıl inandığımız ve taptığımız, günümüzdeki kitaplı dinlerin sahibi soyut yüce varlık; iki, Tanrı diye tapınılan el oyması süslü bebekler; üç, kendini, kendi kendine Tanrı ilan edenler...

Bunlar Zeus'tan Hades'e, Ahuranazda'dan Angramanyu'ya, Jul Sezar'dan Firavun'a ve şeytandan Tanrı'ya sıralanabilirdi. Hoş, şeyranı da Tanrı yaratmıştı, ama ikisinin tarafı cephe olarak dünyayı seçmiş, çarpışıyorlardı... Yani başından beri savaşın içinde tarafımızı seçmek üzere özgür irademiz ve başımıza konulan kurallarımızla tek başımızaydık. Peki Tanrı, hiç mi acımıyordu kuluna? Üzülmesi gerekiyordu, yıkıp yıkılan hayatlara... Belki de bazen en dardaki kulu hatrına, meleklerine çuvallar dolusu bereket veriyordur dağıtsınlar diye dünyaya.. ' Alın, serpiştirin bunu toprağa, bütün canlı hayata... ' Ama yapabileceği tek şey kuluna sahip çıkmaktır, çünkü kulu orada sınavdadır. Ne kadar bağlı kalabileceği ölçülüyordur Tanrı'ya. Düzmece ve kuruntulara kanıp hakikat ve güzelden ayrılacak mıyı acaba? Yahut sözde yanımızdaki hayat, kader ve şansa kanıp yitecek miydi bu güzel hayatta, karanlığın dibinde?... Aslında yardım olarak yaratmıştır Tanrı hayatı, kaderi ve şansı. Her nefesimizde tüm hücrelerimize çekeriz hayatı, mutlaka ilerleyen zaman olgunlaştırır bazılarımızı, en darda olduğumuz zamanda çıka gelen şans ara sıra sefilliğe kapatır kapımızı.. Ama hepsi birleşince öyle bir uyum sağlardı ki, cennette görüp görebileceğin yaşantıya hazırlanırdın dünyada.. Fakat öyle mi şimdi? Onyıllar, yüzyıllar, hatta belki sayılamayacak kadar çok bir zaman içerisinde tükenmişti içlerindeki insan sevdası. Kıskançlığa dönüşmüştü şefkatleri, sevdaları nefrete dönüşmüştü kaç zamandır artık. Bunun sebebi ise tek bir görev için yaratılmış olmaları; sırasıyla yaşam, yaşama sevinci ve umut.. Her yeni bir güne uyanabilme gücü, isteği ve inanışı... Ama heryerde olmaları gerek bunların, bu yüzden bir şekil şemali yok onların. Oysa ki insanlar öyle mi ya? Özenle oluşturulan bedenlere sokulan sabi ruhlarıyla belli bir şekilleri, güzel başlarının içindeki beynine yüklenen özgür iradeleri vardı onların. Bu yüzden niyetlerinden vazgeçtiler evvelden, şeytanın yardakçısı oluverdiler.. Doğarken saf ve iyi niyetli bebekleri, mezara götürürken kötü ve acımasız yapmaya giriştiler. Harmanlanıp insanların üstüne çullandılar, kaç canı dünyadan sildiler... En sonunda nesilden nesile aktarılacak büyüklükte umutsuzluk yerleştirdiler insanların içine, sonra o yüreklerdeki okyausların en dibindeki kilitli kutuyu açıverip, yanlış üstüne yanlışa teşvik ettiler insan oğlunu..İnsafsızlık, töre, vicdansızlık hep bu şekilde oluştu, gelişti ve sömürdü insanların tüm insanlık özelliklerini.. Pandora'da kalplerde ki kişiliklerimizin destanıdır aslında, gerçeklerin öbür yüzü... Muhteşem üçlü hayat, kader ve şansın terbiyesini oluşturduğu umutsuzluktan oluşan bedeninden bir parçası saklıydı her zaman, yutmak için onu günün birinde. Zira belli mii olur, Pandora'da insan gibi bir şey, yumurtlayıverirdi onlara herşeyi... Öyle de oldu zaten, direktolarak olmasa da. Anlamak zeki insanlara kaldı, ama aptallar sabır, akıl ve umut eksik güzel yüzüne aldanıp iblislerin oyunununa geldiler. Ölümüne açtı o kutuyu Pandora, kendi kendinin ölüm sebebi oldu varlığı. Ama insanoğlu uyarıldı, ve uyarılmaya devam ediyor.. Sadece içinden gelen sesleri dinleseler bulabilecekleri gerçeklere tıkadıkları kulaklarından değil, bu sefer kalbinden giriyor... Gerçek elçileri bulup beyinlerine doluyor, onlara ise sırf uyarmak, anlatmak kalıyor.. Bu en hakikat destanı, dünyaya duyurmak kalıyor...

Kendisine verilebilecek zararları tattığı belli olan Beatrice'e biraz daha yaklaştı, başını hayır anlamında sallayarak. Yatağın üzerine, kızın ne zaman cenin pozisyonuna bürünerek kıvrıldığını anlayamadığı köşenin yanına otururken, zararın göreceli bir kavram olduğunu düşünüyordu. Sonuçta nasıl bir zarardan bahsediyordu ki? Ölüm, zina, işkence, taciz, dayak, şantaj... Fakat hiçbiri geçmiyordu aklının ucundan, tanımıyordu bile kızı daha doğru düzgün. Ama yine de tanımak istiyordu, kimbilir; belki az önce döylediği elçilerden biriydi.. Ve ne olursa olsun, öğrenip beynine dolanı yapmakla yükümlüydü..

' Neden buradasın? O yaşlı bunak ne demeye hapsetti seni buraya? Benimle yukarı çık, çıkta gerçeği gösterebilelim birbirimize; sen bana yardımcı ol, bende sana... '

Tepkisizce bekleyen bedeninin içinde, yerinden çıkacakmışçasına atan yüreğinin sesi, kulaklarında çınlıyordu adeta. Kız hafifçe başını kaldırdığında, yüzünü bir perde gibi örten gür saçları iki yana doğru açılmıştı. Yakından, ve daha loş olmayan bir ortamda bakınca, anca farkedebilmişti iri gözlerini. İri, koyu gözler... Onun bir tamamlayacak kadar dolgun, fakat bir o kadar da solgun dudakları, uçuk beyaz teni ve şaşkın ifadesiyle, Darius'un feleğini şaşırtmıştı. Tepeden tırnağa tüm hücrelerinin uyandığını duyar gibiydi. O hafifçe başını sallarken, gözlerine dalmıştı gözleri. Derinliğinde boğuluyordu adeta, ama kurtulmak da istemiyordu... Bir fırtınada alabora olmuş gibiydi yüreği şimdi. Başını hafifçe yana eğerken, yüzünde anlamlı bir gülümseme belirdi. Garip bir kızdı, bu yüzden kendisini yadırgayamazdı. Belki de en cazip özelliklerinden sadece bir tanesiydi bu. Onun narin, soğuk ellerini avuçlarının arasına alıp kaldırırken, diğer cazip özelliklerini sıralamaya çalışarak süzüyordu onu. İnce beli, koyu elbisesi, uzun bacakları ve küt saçlarının tamamladığı solgun yüzü, iri gözleri ve dolgun dudaklarıyla bir porselen bebeği anımsatıyordu ona. Şeytan yanında bitivermiş gibi hissediyordu şimdi, onu fikrinden caydırmak için. Götürme, diyordu ona şeytan. 'Götürme ve ona burada sahip ol!'...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Calisto Nyilas

Calisto Nyilas


Mesaj Sayısı : 674
Kayıt tarihi : 20/01/10

Tom Anderson~ Empty
MesajKonu: Geri: Tom Anderson~   Tom Anderson~ Icon_minitimePaz Mayıs 09, 2010 9:47 pm

Anlatımınızı ve kurgunuzu beğendim. Betimlemeleriniz güzel. Çoğu yerde yazım hatalarına rastladım ve renklendirmenizi geliştirmenizi öneririm. Birde 11 ile yazarsanız daha güzel görünebilir.
#Puanınız 92.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Tom Anderson~
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Robin Anderson
» Fanella Dianne Anderson
» Fanella Dianne Anderson
» Fanella Dianne Anderson

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Phoenix ! ~ Harry Potter Rpg ::  ||| Başlangıç :: RPG İçi-
Buraya geçin: