AnasayfaEski ParşömenSSSKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Deliyim, Bu Kadar Basit!

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ojufemi d'Estaign
♪ Ressam ♪
♪ Ressam ♪
avatar

Mesaj Sayısı : 106
Doğum tarihi : 13/08/92
Yaş : 25
Mücadele Tarafı : Ben bilmem beyim bilir u__u
Sihirsel Soy : Şahin K olmasından şüpheleniyor
Evcil Hayvanı : Faruk K
Kayıt tarihi : 24/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
96/100  (96/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Deliyim, Bu Kadar Basit!   C.tesi Mayıs 28, 2011 12:24 pm

Atılmamış çığlıklar erteliyor hayatı. Gökyüzünü yırtacak bir haykırışa dönüşmedikçe içimizdeki kelimeler, kanımıza karışıp nüfuz ediyor bütün hücrelerimize. Öldürmüyor belki ama uyuşturuyor. Yavaşlatıyor bizi. Biz kendimizi korumadıkça zaman da bize acımıyor. Söküp atmak bir yana, kabuk bağlamasına bile izin vermediğimiz yaralarımızı ruhumuza kazıyor yıllar. Ve ama bir gün geliyor, arınmak istiyor artık ruh. Acılarımıza dayanamıyoruz daha fazla. Ta içimizin derinliklerinden gelen bir çığlık atıyoruz. Rahatlıyoruz. Özgürleşirken bir hesaplaşma başlıyor bu defa. Bunu neden daha önce yapmadığımızı soruyoruz kendimize. Iskaladıklarımızı düşünürken yaşamlarımızın ikiye ayrıldığını fark ediyoruz; Çığlıktan önce ve çığlıktan sonra…

Dünyaya kendi çığlığını salamamıştı Ojufemi, henüz. Yaptığı resimlerle bile olmuyordu bu. Cesaret edememişti belki, belki de fırsat vermemişti kimse buna. Engellenmişti hep, bir iki engellenmeden sonra da korkmuştu, cesaret edememişti tekrar denemeye. Dışarıdan bakılınca her şey iyi hoşken, içinde kıyametler kopuyordu. Babası tarafından kabul edilmemiş, annesi uğruna yaşamayı bile istememişti. Yalnızdı, yapayalnız. Kendinden başka kimsesi yoktu. Belki de bu yüzden böyle olmuştu; bencil, küstah, şımarık… Böyle olmayı seviyordu aslında. Kimse kendisi gibi kişilere kolay kolay bulaşamıyordu. Eskiden, çok eskiden böyle değildi aslında. Daha neşeli, daha hayalperest, daha güleryüzlü. Gerçi teyzelerinin yanında kalırken tüm bunları muhafaza edebilmek zordu. Hasta ruhlu kişilerdi teyzeleri. Kötücül ruhlarındaki her türlü pisliği başkalarına da bulaştırmak isterlerdi. Kendileri dışında birinin mutluluğu tiksindirirdi onları. Kötülük doğuştan gelen bir şey değildi. Sonradan kazanılan bir şeydi ve bulaşıcıydı; zayıf bir ruha bulaşması çok kolaydı. Ojufemi'nin ruhu ise zayıftı. Kendisine yöneltilen her şeyi çabucak kapabilirdi. Eğer belki ufacık bir iyilik yahut merhamet görseydi böyle olmazdı. Ama dedim ya, o, okul yıllarına kadar ruhuna temas eden hastalığa maruz kaldı ve bu hastalığın en büyük taşıyıcısı haline geldi. Henüz yeni yeni şekillenmeye başlayan ruhu sevgiden uzak kaldı. Galibe Darcy'in ortaya çıkışı bu zamana denk geliyor. Ama onu da şimdi burada anlatamam, değil mi?

Hoş, tüm bunların aklına az önce boşalttığı bardağa bakarken gelmesi komikti. Veela votkası bitmişti. İyi bir içici değildi açıkçası. Alkolü severdi orası ayrı. En azından gördükleriyle böylece yüzleşebiliyor ve resimlerini daha rahat yapabiliyordu. Bardağı bir süre elinde çevirdi ve tezgâha geri koydu. Judas'a baktı arkasını dönüp. Tek başınayken masalardan brine geçmek yerine barda oturmayı tercih ediyordu. Mekanın diğer yerlere göre daha az kasvetli bir yanı vardı ve bu genç cadı için çok iyiydi. Kasveti pek sevmezdi o. Nedense karanlık insanların hep kasvetli olacağına dair bir önyargı vardı tüm insanlarda. Ama bu doğru değildi. Kasvet sadece ruhu bunaltır ve hiçbir şey yapmamanıza sebep olurdu. Derin bir iç çekti ve önüne döndü yeniden. Biraz sonra Darcy'in o ekolu sesini duydu. *Hey, bu kadar yeter! Artık eve gitmek istiyorum. Alkolden nefret ederim.* Çift kişilikli ve çift ruhlu olmak kolay değildi. Hele diğer kişiliğiniz sizin tam zıddınız bir iyilik meleği olunca bu katlanılmaz bir hâl alıyordu. Zihninden *Kapa çeneni ve ekolu konuşmayı kes!* diye geçirdi. Bundan nefret ediyordu, beyninde onun sesinin yankılanmasından gerçekten nefret ediyordu. Bazen kendi kendine ölümcül lanetlerden birini uygulamayı ve bundan sonsuza dek kurtulmayı düşünmüyor değildi. Ama yapamıyordu. Kendine olan sevgisi bunu yapmasını engelliyordu. Dişlerini sıktı. "Bir veela votkası daha, lütfen.


En son Ojufemi d'Estaign tarafından Salı Tem. 19, 2011 2:33 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jacques Seth L'Ombre
Vampir & La Famine Plaza Sahibi
Vampir & La Famine Plaza Sahibi
avatar

Mesaj Sayısı : 58
Mücadele Tarafı : Ben Oje'nin beyiyim, başlı başına bir tarafım zaten.
Sihirsel Soy : Haydari demek de mi yasak artık o_O
Evcil Hayvanı : Ciel adını koyduğu bir hipogrifin yanısıra, kanını içmek için beynini yıkayıp evinde zincirlediği ve adını Terre koyduğu dişi bir Muggle'a sahiptir.
Kayıt tarihi : 24/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
90/100  (90/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Deliyim, Bu Kadar Basit!   Perş. Haz. 02, 2011 1:31 am

Dünyada görülebilecek en tehlikeli özellikleri biliyor musunuz? Biliyorsunuz belki ama hangisi hangisidir ayrıştıramadınız. Bu özelliklerden birisi ve en kötüsü iki yüzlülüktür. Uyuyor numarası yapanı uyandırmak uyuyanı uyandırmaktan zordur. En büyük kötülüklerin yapılabilmesini bu sağlar. Günahı ulaşılır kılar. Yalanlarla süslenir, utanmazlıkla tatlanır. Diğeri, diğeri bundan da kötü, cehalet. Aklın bomboş olması bile safsatalarla dolmasından iyidir. Sen gördüğün şeyin dışına çıkamazsın, gökyüzünde hilal görürsün ama o aslında senin beyazlamış kaşından başkası değildir. Cehalet ikiyüzlülerin en büyük silahıdır. Cahil insanları yalana inandırmak ne kadar kolaysa gerçeği anlatmak o kadar zordur. Dahası, daha da kötüsü, seni de kendileri gibi yapabilirler. Çürümüşlüktür balı bunun, öfke ve kindir yağı. Sabit fikirlik de bunları takip eder elbette. O ki o ne korkunçtur. O ki sahibini de cehenneme atar, muhatabını da. Bir milim kıpırdamayan, dünü bugününe eşit olan insandan ne hayır gelir? Bir ölü bile kitleleri ayaklandırırken, onları değiştirip ileriye götürürken bunlar ölüden de beterdir. Bazen hangisi ölü, hangisi diri anlaşılmaz bile. İşte, işte bu ruhlar çok kirlidir, tadı berbattır, en babayiğit vampirin bile midesini bozar bunlar. Ben de nefret ederim hepsinden. Tiksinirim. Şeytanlara layık bir yemek ama ben bir şeytan olduğumu kabul etmiyorum. Dudaktan sızan tatlı ruhun beni coşkulandırması lazım, heyecanlandırması. Bunlar beni hasta ediyor.

Şimdi, düşlerin aktığı bir çıkmaz sokaktayım. Sanatçılar ruhlarını ortaya koyuyor, kalplerini sunuyor boyalarla. Ne için? Neden kendilerini bu kadar savunmasız bırakıyorlar? Neden bir içlerindeki duvarları bir bir yıkma endişesi? Bilmiyorlar mı içlerini döktüklerinde incineceklerini? Bilmiyorlar mı saçlarından döktükleri ümitlerinin, hayallerinin, kırıklarının bir bir toplanarak gözlerinin önünde parçalanmak için hazırda tutulacağını? Ben tablolara bakarken buna gerçekten şaşırıyorum. Bu dürüstlüğe, bu nahifliğe... Ancak eskiden böyle değildi. Sanatçıların eserlerinde görebileceğiniz en kendilerine özgü şeyler teknik bilgiler ve sanatçıya özgü olan çizgileriydi. Ancak o çizgiler de çoğu zaman kendisini yetiştiren üstadınkine benzerdi. Kullanılan renkler dönem dönem değişti, tercih edilen ışıklar, konular modaya uyum sağladı. Gene de, çalışmalar objeye dayalıydı. Sınırlıydı, din gibi soyut kavramlar bile maddeseldi. Kiliselerin göz alıcı freskleri vardı. Renkleri canlı kırmızılar, insanın ruhuna işleyen maviler, canlılık ve ışıltı katan sarılar, kanı kaynatan, iç gıcıklayan morlar, sanki kiliseye cümbüş yeri havası veriyordu. Meleklerin çıplaklıları, azizlerin bükük boyunları, İsa'nın azameti, Meryem Ananın hüznü, onca renk arasında ifadesiz, donuk yüzler, simetrik düzenler, haçlar, olaylar ama sabit duruşlar, içi sıkmak ve ruha heyecan katmak arasında gidip gelen bir ihtişam, tavanları süsleyen kabartmalar, sivrileşmiş kemerler, bazilika şekilde bir alanda üç nefe ayrılmıştı hepsi. Oraları yaşam değil, ölüm kokuyordu, insanlar Tanrı'nın sevgisi ile dolmaya değil, O'nun gazabının korkusu ile titremeye geliyordu. Orada sen yoktun, senin varlığın hiçti. Bu yüzden tüm bunlar ruhtan bir parça göstermiyordu bana. Şayet o zaman yaşasaydım zordu işim.

Oysa devrimde, o an insan merkeze inmişti. Savaşlar, Londra yangını, Prag'ın işgali, Hiroşima'ya atılan bombalar çeşitli zamanlarda, çeşitli felaketler olmuştu insanlığı olgunlaştıran. Artık herkes yanındakini yaşadığını, hayatın değerini kavramaya başlamıştı. İnsanlar artık savaşmak istemiyorlardı, nefret etmekten, sürekli üzülmekten yorulmuşlardı. Dahası Leonardo da Vinci'nin icat ettiği tek delikli karanlık kutu artık ışıkla resim çizen yepyeni bir icada dönüşmüştü. Böylelikle kendi meslektaşlarını da baltalamıştı sevgili da Vinci. Artık ressamlar zanaatkar olarak iş bulamayacaklardı. Bu yüzden geçmiş yanmış, küllere kavuşmuş, küllerden yepyeni sanat akımları doğmuştu anka misali. Empresyonizm, Kübizm, Fovizm ve Gerçeküstücülük bunlardan sadece bir kaçı olmuştu. Saat resmen vandaliste dönüşmüştü. Yeni gelenler öncekilerin devirdiği tuğlaları kenara çekip yeni tuğlalar deviriyordu. Ve ben şu anda, bu sergide olduğu gibi bariz ruh kokusu almaya başlamıştım. Bunların hepsini görecek kadar yaşlı sayılmam ama bunları öğrenecek kadar uzun yaşadığımı itiraf etmeliyim. Ve işte, ben en güzel zamanda, ruhların kokusunun sanata ve renklere sindiği zamanda dünyaya geldim, iki kere, iki ayrı hayata. Ve şimdi onun kokusunu alıyorum. Çeşitli ve aşırı deerecede deneyimli olmasa da deneyimli olan sanatçıların katıldığı yarışmadayım. Birinciyi beğenmedim, ikinciyi de, üçüncüyü de, ancak mansiyon ödülü alan tablolardan birine tutuldum, âşık oldum. Şu anda nefes nefese onu izliyorum. Gerçek bir hayranlık var gözlerimde. Dolgun alt dudağımı ısırarak yana çekiştiriyorum. Dudağımın kenarında bir kıvrılma, sinsi ve arzu dolu. O renkler, o asil ruh tüm dürüstlüğü ile önümde serili. Kavga ediyor resmen kendisiyle, o koku, gözlerimden içeri taşan koku beni resmen başka alemlere götürüyor. Renklerin o ihtişamı, görüntülere sinmiş o bariz dürüstlük beni aşırı derecede etkiliyor. Bu renklerin arasında bir tek beyaza yer yok. Zaten benim için de sakıncası olmamakta. Renklerin en kötüsü o bence, bana gün ışığının acıtıcı etkisini anımsatıyor. Aşağıdaki isme bakıyorum sonra: O. d'Estaign... Ve saatime bakarak, kokunun peşinde sergiden çıkıyorum.

Oh, buralarda, biliyorum, buralarda o. Londra'nın göbeğinde, yalnızca büyücü dünyasını bilen kişilerin bulabildiği yerde, Çatlak Kazan'da. İçeri giriyorum biraz da tedirgin. Acaba nasıl biri? Bir erkek olabilir mi? Bir kadın ya da erkek olduğunu anlayamıyordum ruhunun kokusundan bile. Bir kadın ya da erkek değildi ruhlar, kişiliklerin sanılanın aksine bir cinsiyeti yoktu. Ve ben, her şeyi göze almıştım aslında. Erkek de olsa kadın da olsa onu elde edecektim ve bunun için her şeyi yapacaktım. Ne de olsa buna değen biriydi o ve buna değecek biri her şeyi hak ederdi. Ve etrafa bakıyorum. Tavırlardan, görüntülerden, giysilerden saptıyorum ruhları. Oh, hayır, ağır çürümüşlük var burada. Tiksinti ile yüzümü buruşturarak ilerliyorum içeride. Ardından, onu görüyorum, onun o arsız güzelliğini. Sarhoş olduğu nasıl da belli. Oh, nasıl da içmiş benim nazik sevgilim öyle? Onun yanına doğru yürüyorum. Yaklaştığımda tam karşısında durmadan önce yüzüme ışıltılı gülümseme yerleştiriyor konuşmaya başlıyorum. ''Délicieux, magnifique.'' diyorum. Onun anlamadığını biliyorum. Ama sabırlı ol küçüğüm. Onun masasında duran sandalyelerden birini tutuyorum ve ona tepeden bir bakış atıyorum gözlerimi hafifçe kısarak. ''Resim yarışmasında gördüğüm enfes resimlerin sahibi, Mademoiselle d'Estaign, siz mi olmaktasınız?'' Sonra teklifsizce sandalyeyi çekerek oturuyorum ağır bir hareketle. Bu sefer yüzüne yaklaştırıyorum kendi yüzümü. ''Mon om est Jacques Seth L'Ombre. Sizin gibi fransızım tatlı, kibar demoiselle. Yarışmada gördüğüm resimleriniz sayesinde sizin hayranlarınızdanım.'' Sonra geriye doğru veriyorum sırtımı ve anlatımı güçlendirmek için yüzümdeki gülümsemeyi yok ederek dramatik el hareketleri ve yüz ifadesi ile devam ediyorum. ''Resimleriniz, demoiselle, bambaşkalar. Renkleriniz, fırça darbeleriniz iki yanlı bir çekişme gibi. İki ayrı düşünce var, iki farklı hayal dünyası.'' Sonra ansızın susuyorum ve onu göstererek hızla söze başlıyorum. ''İkiyüzlülük değil benim anlatmak istediğim. Sanki ikisi birbirinden bağımsız ve özgün gibi, iki yanınız da gerçek, ama iki tane.'' Sonra yüzümdeki ifade rahatlıyor ve gülümsüyorum birden. ''Ve ben iki yanınıza da bayıldım. Par le fait, mükemmel bir bütünleşme sağlamışsınız kendiniz ve boyalar arasında.'' Ve susuyorum. Yüzüme gülümseme ile onun enfes yeşillikteki gözlerine bir yabancıya göre küstah sayılacak bir cesaret ile bakıyorum.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://phoenix-ro.yetkin-forum.com/t7561-yedisibirarada#171933
Ojufemi d'Estaign
♪ Ressam ♪
♪ Ressam ♪
avatar

Mesaj Sayısı : 106
Doğum tarihi : 13/08/92
Yaş : 25
Mücadele Tarafı : Ben bilmem beyim bilir u__u
Sihirsel Soy : Şahin K olmasından şüpheleniyor
Evcil Hayvanı : Faruk K
Kayıt tarihi : 24/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
96/100  (96/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Deliyim, Bu Kadar Basit!   C.tesi Haz. 04, 2011 5:01 pm

Neye benzer bir ressam? Saçlarını nasıl tarar? Nasıl tıraş olur? Nasıl güler? Gülerken yüzü mü ışıldar? Yoksa hep asık suratlı mıdır? Nasıl konuşur, nasıl susar? Nasıl öfkelenir? Yüzü mü gerilir? Evde otururken, sokağa çıkarken ne giyinir? Nasıl göründüğünü önemser mi? Aynada kendini inceler mi? Yaşadığı yerde başkasının olmasına tahammül edebilir mi? Gece kaçta uyur? Sabah kaçta uyanır? Kahvaltı sofrasına nasıl oturur? Bacak bacak üstüne mi atar? Yoksa onları bitiştirir mi? Ayakkabılarını nasıl giyer? Sokakta nasıl yürür? Elleri cebinde ıslık çalarak mı yoksa kollarını iki yanda sallayarak mı? Kıvırır mı? Erkeklere kur yapar mı? Düşünmeyenlerin arasına karışır mı? Karışırsa yanlarında fazla kalır mı? Nereye gider, kendini nerelerde iyi hisseder? Ne yaparak geçirir koca bir günü?

Bir ressamın neye benzediğini neden bilmek istersiniz siz? Neden incelersiniz o kadar, bir yerde rastladığınızda suretini? Neden gözlerinin içine, gözbebeklerine bakarsınız? Alnındaki, gözlerinin altındaki çizgilerde uzun uzun ne bulmaya çalışırsınız? Saçlarında, saçlarının altından derisi gözüken başında olağandışı ne ararsınız? Karşınızda olağanüstü bir görüntü yoktur. Neden etkilenirsiniz bir ressamdan bu kadar? Bir hayranlık değil belki söz konusu olan. Sizin asla kuramayacağınıza inandığınız cümleleri kuran yazarlara duyduğunuz hayranlıktan farklı bir duygu bu. Merak… Evet, belki de tek tanımı bu. Yaptığı anlaşılması zor resimlerle ilgilenmediğiniz birine hayranlık duymazsınız çünkü. Ama bedenen yanınızda tecelli eden, ama sanki başka bir yerden seslenen biri ilginizi çeker. Adeta bir ‘yaratığı’ merak eder gibi merak edersiniz bir ressamı.

Bir de size neden ‘göründüğünü’ merak edersiniz tabii. İşi bir başına kalıp bir odada ruhunu tuvale dökmek olan biri, ruhunun ancak damıtılıp birkaç şekle, fırça darbesine dökülmüş halini –o da belki- kavrayabilen kalabalıklara kendini göstermeyi neden kabul eder? Kendilerine benzeyen ‘normal’ bir insanla karşılaştıklarında şaşıracaklarını, yarattığı büyünün bozulacağını, bir hayal kırıklığına dönüşeceğini bile bile neden soyunur gözler önünde? Bilinmek ister mi gerçekten? Aslında bir nedeni vardır bunun. Kendisini anlayabilecek birileri var mı bilmek ister. Anladığını sanan ya da anlamış gibi yapıp yorumlar yapanlar değil ama, gerçekten anlayan birilerini bekler bir ressam. En azından Ojufemi'nin nedeni bu. Bu yüzden görünürdü insanlara, bu yüzden ruhunu açık etmekten korkmazdı. Zaten anlayabilen kimse yoktu, zarar da gelemezdi bu yüzden. Günün birinde anlayan biri çıkarsa da... Hiç sanmıyordu.
 
Elindeki bardağı hafifçe sallayarak içindeki votkanın ufak bir girdap gibi dönmesini izledi. Fazla mı içmişti? Uzun yıllardan beri süre gelen bir önyargıyı doğrular nitelikteydi sanki; tüm sanatçılar alkoliktir. Özellikle yazarlar için fazlaca söylenen bir şeydi bu ve Ojufemi ilk kez şimdi bunun doğru olup olmadığını düşünüyordu. Kendisi resim yaparken çoğunlukla kendisinden geçerdi. Ah! Ama bu sarhoşluktan değildi. Sarhoşluğa benzerdi ama değildi. Yeryüzünde hiçbir yazarın kelimelere dökemeyeceği kadar güçlüydü o anda hissettikleri. Söyleyebilirdi ki o resim yapmak ve resimlerinde geleceği ortaya çıkartmak için yeryüzüne gelmişti. *Çok içiyorsun. Bu doğru değil! Günah. Tanrı çok içki içmeyi tasvip etmiyor.* Eğer tek başına olsaydı ikinci kişiliğinin bu sözlerine katıla katıla gülebilir. Ama gülmedi. Yüzünde en ufak bir mimik bile değişmedi ona zihninden cevap verirken. *Tanrının burada olduğunu mu sanıyorsun? Ya da cennette? Sana onun nerede olduğunu söyleyeyim aptal. O, kendi yarattığı cehennemin alevleri arasında. Kendi açtığı kuyuya kendi düştü.* Darcy'den gerçekten nefret ediyordu. Nasıl bu kadar zıt olabildiklerini anlayamıyordu. Onun homurdanmalarına karşın zihnini kapattı. Tam bir bardak daha veela votkası siparişi vermek üzereydi ki masasına gelen genç adamın szleri üzerine durdu. Zehir yeşili gözleri hafifçe kısıldı ve kaşları büzüştü. Aynı zamanda dudakları bir şey soracakmış gibi aralanmaya hazır bekliyordu. Onu anlayamamıştı. Hayır, Fransızca söylediği sözleri anlamıştı. Bir Fransız olarak Fransızca'yı çok iyi anlayabilirdi. Anlayamadığı kendisine neden 'lezzetli, güzel' dediğiydi. "Excusez-moi? Je ne comprends pas." [Afedersiniz? Anlayamadım.] dedi başta. Fakat adamın teklifsizce masaya otururken söylediği sözler daha fazla şaşırmasını sağladığından, ona başka bir tepki veremedi. Sözlerine İngilizce devam etmesi de onun Fransız bir turist olma ihtimalini eliyordu. "Ne yarışması?" diyecek oldu ama sesi bir fısıltı halinde çıkabildi sadece.
 
Onun hararetli el hareketleri ve mimikler ile anlattıklarını yakalamaya çalıştı. Aynı zamanda anlamaya da çalışıyordu. O asla yarışmalara katılmazdı, bir kaç resim yapar ve sergide gösterirdi. Alıcıları çıkarsa da resmini satardı. Acaba kendisine şaka mı yapılıyordu?! Resimlerini çok iyi bilen biri... Ama kendisine şaka yapacak kadar yakın kimsesi yoktu. O anda zihnini Darcy'e açtı. Evet, onu sevmiyordu ama bazı durumlardan kendisini kurtardığını da itiraf etmesi gerekiyordu. *Yarışmaya ben katıldım. Kendi yaptığım bir resimle. Seninkilerden birini göndermedim* Kanın beynine sıçrayışı. Sinirinden nefes bile alamıyordu ama bunu karşısındaki adama belli edemezdi. Ayrıca onun anlatımındaki bir şey dikkatini çekmişti. Bu genç adam, karşısında oturan ve yakışıklı yüzünde gülümsemeyle kendisine bakan adam, resimlerini anlamışcasına, ruhunu okumuşcasına konuşmuştu. Derin bir nefes aldı. Onun yakışıklı yüzünü, dolgun dudaklarını inceledi ama bunu alıcı gözüyle değil de bir ressam edasında yaptı. Yüz simetrisi muhteşemdi. Başı, gövdesi ile bir uyum içerisindeydi. Bir tablo olmak, bir ressamın ruhu ile yoğrularak tuvale yansımak için yaratılmış gibiydi. Gözlerinden bir bulut geçti ve eski ruh haline kavuştu. Yamuk bir gülümseme takındı. Bu gülümseme her zaman ona hayatın en büyük sırlarını biliyormuş ve bu sırları kimseye söylemeyerek insanlarla dalga geçiyormuş havası veriyordu. Ya da bu uzun sıfatın kısaltılmış adı ile 'tanrı' havası... *Ne yapmaya çalış...* Darcy'e hemen zihnini kapattı ve Çatlak Kazan'ın eski sandalyesine sırtını dayadı. "Tablom dereceye girdi mi?" dedi kollarından birini gerinircesine arkaya uzatıp oturduğu sandalyenin başlığına yaslayarak. "Ayrıca bir sapık olmadığınızdan emin olmak için soruyorum; beni nasıl buldunuz? Kimse tanımaz beni."



En son Ojufemi d'Estaign tarafından Salı Tem. 19, 2011 2:34 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jacques Seth L'Ombre
Vampir & La Famine Plaza Sahibi
Vampir & La Famine Plaza Sahibi
avatar

Mesaj Sayısı : 58
Mücadele Tarafı : Ben Oje'nin beyiyim, başlı başına bir tarafım zaten.
Sihirsel Soy : Haydari demek de mi yasak artık o_O
Evcil Hayvanı : Ciel adını koyduğu bir hipogrifin yanısıra, kanını içmek için beynini yıkayıp evinde zincirlediği ve adını Terre koyduğu dişi bir Muggle'a sahiptir.
Kayıt tarihi : 24/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
90/100  (90/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Deliyim, Bu Kadar Basit!   Paz Tem. 10, 2011 10:20 pm

''Bundan ne çıkarım olabilir?'' Tavırlarımın altında yatan ilk soru. Ve diğer soru: ''Değer mi?'' Ve en sonunda bir soru daha: ''Elde etmek için ne yapsam etkili olur?'' Bu üç soru üzerine kuruluydu hayatım. ''Dün'' yoktu benim için, ''yarın'' da yoktu. Bir tek yaşanılanın ''şimdi'' olduğunu yıllar evvel keşfetmiştim. Fakat Hristiyanların kaderci yapısından sıyrılıp bunu tam manası ile hayatıma geçirmem daha uzun zamanımı almıştı. Ve biliyordum ki hayat daima değişkendi. Ben de değişiyordum sürekli, buna direnmek yerine akıntıya kapılıyordum. Anılarımla değil, o anki düşüncelerimle hareket ediyordum. Kendi içimde tutarlı kalmak adına genel tutarlılığımdan tamamen vazgeçmiştim. Herakleitos'un dediği üzere: ''Aynı nehirde iki kez yıkanamayız.'' Hayatı başlatan alevdi, yani güneşti, sonlandıran da alevdi -ölülerde giden en önemli unsur sıcaklıktır- Alev sürekli değişirdi, değiştirirdi, dünya felsefesini bile, uzayı bile, zamanı bile yakar, değiştirirdi. Geride ne felsefe kalırdı, ne inanç, ne iman, ne duygu, ne de anlam. Felsefe doğaya, inanç nihilizme, iman güç arzusuna, duygu kalpsizliğe dönüşürdü alev değdiği an. Bir de, ölüm bile çıkarlarımdan daha değersiz benim gözümde. Ama ironik olan şuydu, hayatın değişkenliği bazen sizi alakasız bir yerde, alakasız bir mekanda, alakasız bir zamanda aynı nehirde yıkanmaya zorlardı. O siz olmazdınız, ama siz olurdunuz, orası aynı su olmazdı ama aynı su olurdu. Tarih tekerrürden ibaret deniliyordu bu yüzden. Zaman sizi üç yüz altmış derece döndürür, gene aynı yere getirirdi.

Sapıklık, ah, bu affedilmez bir şeydi. Ben kendimi asla sapık olarak nitelemezdim. Tamam, onlara göre sapık sayılabilirdim ama türümün sınırlarımda değerlendirirsek, ben sadece avcıydım. Tablonun renklerinden kokusunu aldığım ruh kanın sıradışılığının tadını da veriyordu. Ve ben bu sıradışılığın peşinden koşan, hırslı bir avcıydım sadece. Gülümsüyorum, gülümsememde tekinsiz şeyler var ama bu çekiciliğimi arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. ''Mansiyon aldınız. Ama endişe etmeyin. Bu çağda, popüler kültürün en dip noktalara ulaştığını herkes biliyor. Popüler olan, ödülleri toplayan yarın çürüyecek, basit şeyler. Eskiden de böyleydi aslında. En büyük sanatçılar açlıktan ve fakirlikten öldüler. Ancak, mansiyon dikkat çekici olduğunuzu, değerinizin gözden çıkarılamaz olduğunun da göstergesi. Sizi görmezden gelemiyorlar, demoiselle.'' diyorum ona doğru eğilerek oturduğum yerde. O arkasına yaslanarak bile benim o etkileyici bakışlarımdan kaçamayacak böylece. Gözlerimi hafifçe kısarak ona kirpiklerimin gölgelediği bir bakış fırlatıyorum. Dolgun alt dudağımı bir an ısırıp bırakıyorum düşünür gibi. ''Sizi nasıl bulduğuma gelince. Adınız, ve hakkınızdaki çoğu bilgi broşürlerde yazıyor zaten.'' diyorum cebimden bir broşür çıkararak. Onun olduğu sayfayı açıyorum ve kıvırıp ona gösteriyorum. ''Böylece, sizi tanıdım. Yoksa bu kader sayesinde olan karşılaşmamızda yanınızdan talihsizce geçip gidebilirdim ve çok yazık olurdu. Gerçi bu sefer de güzelliğinize vurulabilirdim ama bu benim için hiç bir zaman yeterli olamaz.'' Onun güzel dudaklarını, boynunu inceliyorum açlıkla. Normal bir insan olsam bunu taciz olarak algılayabilirdi belki ama bir vampirin cazibesine karşı koyabilen dişiler pek mevcut değildi bizim dünyamızda. Ve sonra arkama yaslanıyorum sandalyede doğrulup. Yüzüme sinsi bir gülümseme yerleştirip baygın bakışlarımla onu izlemeye devam ediyorum. ''Sanırım şimdi soru sorma sırası bende.'' diyorum keyifle. ''Özel olacak ama, sormam gerek, bir erkek arkadaşınız var mıydı?'' Ben niyetimi böylelikle açık açık belli etmekten hoşlanıyorum doğrusu. Bana, ''sana ne'', de diyebilirdi ama bunu yapmayacağından adım gibi eminim.


En son Jacques Seth L'Ombre tarafından Paz Tem. 17, 2011 8:01 am tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://phoenix-ro.yetkin-forum.com/t7561-yedisibirarada#171933
Ojufemi d'Estaign
♪ Ressam ♪
♪ Ressam ♪
avatar

Mesaj Sayısı : 106
Doğum tarihi : 13/08/92
Yaş : 25
Mücadele Tarafı : Ben bilmem beyim bilir u__u
Sihirsel Soy : Şahin K olmasından şüpheleniyor
Evcil Hayvanı : Faruk K
Kayıt tarihi : 24/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
96/100  (96/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Deliyim, Bu Kadar Basit!   Salı Tem. 12, 2011 2:52 pm

Okunması yarım bırakılmış kitapların, başucumuzda eksilttiği hayatları doğrular gibi, yeni bir şiire başlamanın tedirginliğiyle çöküyor gece. Yeryüzünün bütün devrimleri ve aşkları, yassı, yuvarlak, kurdela, kıl başlı, dikenli, ok ve halkalı solucanlarla, ampul ayaklılarla, yumuşakçalarla, karından ayaklılarla, kafadanbacaklılarla, derisidikenlilerle, denizyıldızlar, denizkestaneleri ve denizhıyarlarıyla ve omurgalılarla ve cümle hayvan ve bitkiyle buluşuyor bir eski karanlığın içinde. İniyor gece, inliyor tarih, belleğimizde yanan bir anız ateşi gibi, bir hastahane odasında beklemek gibi. Bütün renkler siyahta birleşiyor. Artık takvim yok. Işığı aramakla geçecek tek bir gün bekliyor bizi. Takvim yok bizi vakitten kurtaracak bu 'geyikli gece'de. Kendi çevresinde dönüp duruyor nesneler. Fırça darbeleriyle onaylanıyor karanlık. Uzuyor siyah bir boşlukta resimdeki kollar. Yeni bir tabloya başlamanın tedirginliği ile çöküyor gece. ünkü kıvranan, acı çeken bir şeyleri -mesela, yaralı bir köpek gibi- öldürmektir resim ve bir cinayetle doğrulamaktır geleceği. Siyaha karşı kırmızı, ölüme karşı söz. Ve sürüyor fırçaların doğrulaması karanlığı. Karşımda oturan genç adama bakıyorum. Onun gözlerinde okunan edepsizlik, izin bile almadan masama oturuşundaki cüretkarlık... Açıkçası bu hoşuma gidiyor. Gülümsüyorum. İçimdeki Darcey'in sesi kesiliyor bir süreliğine. Mansiyon demek. Aslında bu yüzden pek yarışmalara katılmıyorum. Yarışmalar saçma geliyor. Diğer ressamlar gibi sadece kendi ruhumu dökmüyorum ben ortaya, ben gördüklerimi, başka insanların geleceğini ortaya döküyorum. Ona gülümsüyorum ve bal rengi saçlarımı geriye atıyorum. "Umm... Sanırım bir hayranımla konuşmak sorun olmaz." diyorum içkimi tazeletirken. Onun benimle flört ettiğini anlayabiliyorum ve bu açıkçası çok hoşuma gidiyor. İtiraf etmeliyim, kalın dudakları gerçekten öpülesi. Son sorusu üzerine bir kahkaha atıyorum. "Fazla hızlı değil misin?" diyorum onun ve ailemiz arasındaki bağı bilmeden. Yıllar önce ablamla yatan, ablamın ve yeğenimin hayatını mahveden ama yine de tutku ile seveceğim adam... Bilmeden gülümsemeye devam ediyorum. "Tanımadığım birisine neden özel hayatım hakkında bilgi vereyim, ya saplantılı bir hayranımsan?" diyorum kıkırdayarak. Sonra gözlerimi onun gözlerine dikiyorum. "Ahaha! Neyse, seni merakta bırakmayayım. Hayatımda biri yok."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jacques Seth L'Ombre
Vampir & La Famine Plaza Sahibi
Vampir & La Famine Plaza Sahibi
avatar

Mesaj Sayısı : 58
Mücadele Tarafı : Ben Oje'nin beyiyim, başlı başına bir tarafım zaten.
Sihirsel Soy : Haydari demek de mi yasak artık o_O
Evcil Hayvanı : Ciel adını koyduğu bir hipogrifin yanısıra, kanını içmek için beynini yıkayıp evinde zincirlediği ve adını Terre koyduğu dişi bir Muggle'a sahiptir.
Kayıt tarihi : 24/05/11

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
90/100  (90/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Deliyim, Bu Kadar Basit!   Salı Tem. 19, 2011 2:38 am

Size neler anlatabilirim onun hakkında? Mesela uçmayı çok sevdiğini mi? Hipogrifi var evde ve çok nazik olan bu sahibinin hastası. Adı da zaten kendi masmavi tüylerinden gelme: Ciel. Gündüzleri uçarken gökyüzünde görünmüyor öyle ki. Ancak bahsini ettiğimiz kişinin işine yarıyor mu? Eh, zaten geceleri kim görecek ki onu? Tepesinde fener asılı değil ya. Gene de, belki de gündüz görünmemesi onun biraz işine gelebilir. Yani kuşun, adamımızın değil. Tamam, karıştırmak yok, bir isim verelim adamımıza da: Jacques. Aa, durun, o ismi zaten duydunuz değil mi? Korkulu rüyalarınızda mı? Şaka mısınız, o işlerden elini eteğini çekti zaten. Sadece bir ölümlüyü seçiyor, genelde muggle olanı ve beynini yıkayarak küçüklükten kendine göre eğitiyor. Elbette iletişim kurmadığından ve kulakları, ses telleri olmadığından bir hayvandan farksız oluyor. Tamam, bu da en az diğer olasılıklar kadar korkunç ama neyse. Avcılıktan eskisi kadar hoşlanmıyor. Yüz yılı devirdi açıkçası ve yeni doğan olduğu yılların heyecanı kalmadı Jacques'de artık. Ha, bu insan görünümlü kan kaynağının adı: Terre. Toprak gibi esmer ve hep toprak kokuyor. Onun kahverengi teni o kadar mükemmel bir ambalaj ki onun kanını daha da tatlı kılıyor. Tamam, kabul ediyorum. Biraz da eski zamanlardan kalan bir alışkanlık bu. Bu insanları konumunn altımda görmekten büyük zevk alıyor. Hadi dava edin onu ırkçılıkla, eski kafalı bir vampiri böyle salakça bir sebepten mahkum etmeye çalışarak alay konusu olun. Yok, ben biliyorum, bir tarafınız bunu ucundan bile tadamaz değil mi?

Ve şimdi, tatlı niyetine bir ölümlü daha seçiyor. Ancak onun beynini kendine farklı yollardan bağlayacak: Aşkla. Çünkü ona çarpıldı, vuruldu, öldü resmen, eridi. O resimde gördüğü ruhu bir daha, bir daha tatmak istedi. Bu yüzden sadece kanını değil, tüm benliğini isteyecek ondan. Kadın, Jacques'in edepsizliğiyle gülüp eğlenirken, bir yokuşa sürükleniyor, habersizce. Ve ona verdiği yanıtlarla eğer Jacques'in atan bir kalbi olsaydı renkten renge girebileceğini nasıl da iyi biliyordu. Fakat, kızın şansına, bu büyücü rolüne bürünmüş yaratık kesinlikle hayatta değildi. Oh, derin bir nefes alır gibi yapıyor. Sonra o boşa ciğerine aldığı havayı boşaltıyor. Atmayan kalbine bir sıcaklık yayılıyor. ''Güzel, o zaman seni sevebilirim. Gerçi gene de severdim ama böyle daha iyi oldu, daha özgürce.'' diyor kıza genç görünümlü yüz yılı aşmış vampir. Sonra kısık gözlerine tatlı bir bakış yerleştiriyor ve kızın yakına yaklaşıyor sandalyesini çekiştirerek. Artık flörtten öteye gitmek istiyor. Taciz olacak ya da değil. Umurunda değil, aşık adam sevgilisini anında almalı. O daha kendisiyle olan eski anlaşmayı fark etse de, etmese de. Şu yan masada duran utangaç, kızıl, uzun saçlı adamın aksine kendisi utanç duygusunu bir köşeye atmalı. Yoğun olan bu, tutkulu olan bu. Ona elini uzatıyor ve bileğini tutuyor. Gücünü hissettiriyor resmen bir mağara adamı gibi. Gene de ona kaçma şansı veriyor. İsterse kız tırmık ya da tokat atarak ondan uzaklaşabilir. Gözlerine neredeyse vahşi ve aç bir bakış yerleşiyor. Dudaklarında tebessüm, yaklaştırıyor yüzünü onu da çekerek kendine. Çok geçmeden, elleri sıkı sıkı kızın bileğine kenetlenmiş halde onu öpüyor. Islak ve tutkulu, zehirli ve tutuklu... Elleri titriyor hafifçe, kanının tadını kokluyor içine çekerek. Böylece, uzun dudakları kenetleniyor onunla. Ayrıldığında gözlerindeki kor iyice aç ve tutkulu. ''Hızlı olmaktan kastın sevmem ya da flört etmemse, sanırım sandığından daha aceleci çıktım, aşığım sana. Söylesen şuracıkta ölebilirim, denememi ister misin?'' diyor öpücüğü kadar tutkulu bir sesle.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://phoenix-ro.yetkin-forum.com/t7561-yedisibirarada#171933
Annette Rêve L'Ombre
Vampir
Vampir
avatar

Mesaj Sayısı : 134
Mücadele Tarafı : Sebastian Michaelis
Sihirsel Soy : Konsey üyesi olduğuna göre kökenlerden
Evcil Hayvanı : Siz tüm ölümlüler, benim evcil hayvanımsınız :P
Kayıt tarihi : 14/06/10

Bilgiler
Quidditch Mevkiî:
Rpg Puanı:
93/100  (93/100)
Düello Gücü:
0/0  (0/0)

MesajKonu: Geri: Deliyim, Bu Kadar Basit!   Çarş. Tem. 27, 2011 4:44 pm

Düşman karınca olsa, kendini merdane tut, demişler. Atalardan söz etmiyorum tabi, bir ara demişler işte. Benim atam sayılmaz onlar. Sonuçta konsey üyesi bir kökenim. Her neyse, doğruyu söylemişler işte. Hayatta kaldığım bu süreç içinde en sarsımaz sandıklarımın ayaklarının altından halıların çekildiğini gördüm. Hem de en zayıf gördükleri düşmanları tarafından. Bu yüzden, ben, hiç bir zaman düşmanımı küçümsemem. Bir bebek olsun, bir yaşlı olsun, güçsüz görünen bir kadın olsun, hiç birine acımam. Zira acıma duygusu, elimde en ufak titreme benim sonumu getirir. Konseyde kalmak kolay mıydı sanıyorsunuz? Sonumun gelmemesi için kuşkulandığım en ufak harekette gerekli tedbiri alıyorum mecburen. Zira vampirler insanlardan daha da sinsiler. İçlerindeki kötülüğü dizginleme gereği bile duymuyorlar. Hele insanlar, bize karşı nefretlerini içlerine atma ihtiyacı hissetmiyorlar. Bizi insanlar arasında koruyacak kanunlar, bizim onların dünyasında haklarımız yok. Biz sadece doğada yaşayan, insan yiyen, vahşi kaplanlarız onlara göre. Peki, bunun tersi de onlara karşı tutumumuz için geçerli. Dolayısıyla kendi toplumumuzu yaratmak zorunda kaldık içimizden bir çoğu ölümlüler arasından geldiği için. Sert ve haşin olmak zorunda kaldık bizden biri bize ihanet etmeye cesaret edemesin diye. Meclisin kuruluşu, yaşayan en yaşlı vampirin bu meclisin başı olması, şefilik hiyerarşisi, hepsinin gördüm. Hepsinde az buçuk da parmağım oldu sayılır.

Şimdi, fransızlara özgü şık giysilerimi üzerime geçirmiş halde Çatlak Kazan'a doğru yürüyorum. Beni tanıyamazlar, bilemezler. Biz kokularından ayırabiliriz onları ama onlar bizim sivri dişlerimizi görmeden fark edemezler. Bu avantajımdan faydalanıyorum ve buluşma mekanını Çatlak kazan olarak seçiyorum sevgilim Dominic'i görmek için. Nereden bileyim bir insanken bulup da dönüştürdüğüm tanrılar kadar güzel çocuğumun da burada olduğunu. Son günlerde onunla iletişimin kesik ve insanlara olan saldırılardan pek hoşnut olmuşa benzemiyor sevgili Jacques. Onu görüyorum, bir kadın, bir insan var. Ah, hatırlıyorum, bu bir d'Estaign. Tipik kokularından anlıyorum bunu. Jacques'i da baştan çıkarmış olmalı o koku. Onlardan birini öldürdüğüm zamanı hatırlıyorum da. Ah, zevkliydi, bir karanlık büyücüyü öldürmek her zaman daha ilginç olmuştur. Tabi, beni tanımasına imkan yok. Yüzümde sinsi bir ifade beliriyor. Dar mini etekli, iki parça, bol eteği olan ceketimle tamamlanmış siyah elbisem var üzerimde. Her zamanki gibi çok şık ve pahalı bir kumaş. Onun da üstüne geçirdiğim büyücü cübbesiyle de bu dünyaya aykırı olmayacak bir giysiya bürünmüş oldum. Burada, büyü dünyasında. Bir yerimiz yok şimdilik. Yakında, bu yer tamamen bize ait olacak.

''Aah, sevgili kardeşim.'' diye söze giriyorum hemen. Aşırı samimiler. Ne ara bu kızla bu kadar yakınlaştı? ''Sanırım senden gerçekten habersiz kalmışım.'' diyorum sinsi bir gülümsemeyle. Masanın baş ucunda duruyorum ama oturmaya niyetim yok. Dominic gelecek birazdan, yakışıklı, ateşli kurdum. Jacques'in beni onunla yakın görmesinde sorun yok. Zaten benimle ilgili her şeyi biliyor sevgili kardeşim. ''Sen bu gibi yerlere pek takılmazdın. Hayrola?'' Onu yalancı çıkardığımı nereden bilecektim ki? Tamam, saf değilim, ama olayı da bilmiyorum ki. Sadece günlük konuşmaya adapte olarak bir sohbet başlatmaya çalışıyorum. Sevgilim gelene kadar vakit geçsin diye. Ve kız, ondan yayılan diğer koku: alkol. Veela votkası içmiş olmalı. Iy, en nefret ettiğim içki. Kesinlikle Dominic'in içmesine izin vermiyorum bu süprüntüyü, zaten kurtadamların kokusunu sevmem. Bir de bu, çok kötü olur. ''Beni bu güzel kızla tanıştırmayacak mısın? Yoksa sen de mi onu tanımıyorsun? Ne hızlısın. Her zamanki gibi.''
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://phoenix-ro.yetkin-forum.com/t7561-yedisibirarada#171933
 
Deliyim, Bu Kadar Basit!
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» ÇEKİRDEK AİLE TİPİ ve BÜYÜK ÖLÇEKLİ BÜYÜKBAŞ HAYVAN ÜRETİMİ İŞLETME KAPASİTESİ HESAPLAMASI

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Phoenix ! ~ Harry Potter Rpg :: ||| Büyücü Dünyası :: Londra :: Çatlak Kazan-
Buraya geçin: